İlişkisel Deneyimlerin Kuantum Haritası: Korelasyon, Süper pozisyon ve Dolanıklık Üzerinden Aşkı Düşünmek
İki parçacık birbirinden uzaklaştığında bile, birinde olan diğerini etkiliyorsa, orada yalnızca fizik yoktur; duygular da konuşuyordur. Bu yazıda, modern fiziğin kuantum evreninden üç temel kavramı (korelasyon, süper pozisyon ve dolanıklık) ele alarak, bu kavramları ilişkisel dinamiklerin metaforik çözümlemesinde kullanmayı amaçlamaktayım. Her bir kavram hem fiziksel gerçekliklerin hem de duygusal karşılaşmaların analizi için metaforik bir çerçeve sunmaktadır. Bu bağlamda aşkı, yalnızca romantik bir ideal değil; duygu, geçmiş ve etkileşimle şekillenen çok katmanlı bir alan olarak yeniden düşünmekteyim.
İlişkilerde bireyler sıklıkla netlik talep eder: “Neden böyle davranıyor?”, “Bu davranışın arkasında ne var?”, “Ben mi fazla hassasım, yoksa o mu uzak?” Ancak ilişkisel alanlar, yalnızca lineer bir nedensellik ile açıklanamaz. Süper pozisyon kavramı, bireylerin aynı anda birden fazla ve kimi zaman çelişkili duygular taşıyabileceğini ifade eder. Dolayısıyla, bir insana karşı aynı anda hem sevgi hem öfke hem bağlılık hem uzaklaşma arzusu duyulabilir (Bion, 1962).
Kuantum fiziği, klasik fiziğin ötesinde bir düşünce sistemi sunar. Gerçeklik, tek bir doğru üzerinden işlemez; belirsizlik, çokluk ve eşzamanlılık esastır. Bu kuramda parçacıklar aynı anda birçok durumda bulunabilir (süper pozisyon), aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbirlerini etkileyebilir (dolanıklık) ve yalnızca gözlem yoluyla bile değişebilirler (Nielsen & Chuang, 2010). Kuantum fiziğinin bahsedilen kavramları, duygusal ve ilişkisel süreçleri anlamada güçlü metaforik açıklıklar sağlar. Bu metaforlar aracılığıyla aşk ve ilişkisel deneyim, klasik nedenselliğin ötesinde, çok boyutlu ve iç içe geçmiş bir süreç olarak yeniden anlamlandırılabilir.
Buradan hareketle yazının ilerleyen bölümleri kuantum fiziğinin bazı temel kavramlarını; korelasyon, süper pozisyon ve dolanıklık, psikoterapötik bağlamda, özellikle de çift terapisinde nasıl sezgisel derinlikler sunabileceğini tartışmak üzere yola çıkıyor ve kuantum fiziğinin temel kavramlarını bir metafor olarak kullanarak çiftlerin yarattığı ilişkisel alanı yeniden düşünmeye davet ediyor. Dolayısıyla yazının izleği yalnızca bilimsel ve tanımsal bir hattan ilerlemek değil, kuantum fiziğinin kavramlarıyla psikanalitik çift terapisi kavramlarını diyaloğa sokarak düşünce sistemimizi başka biçimlerde bükebilmek üzerinedir. Çünkü bazıduygular, bazı bağlar, bazı ayrılıklar sadece nedenle değil, belki de nasıl birlikte titreştiğimizle anlaşılabilir.
Nedensellikten Korelasyona: Zaman Çizgisinin Dağılması
Çiftler terapiye genellikle ilişkilerinde neyin neden olduğunu çözümleyebilmek gelir. Bir taraf diğerinin davranışlarını açıklamaya çalışır: “Neden böyle yapıyor?”, diğeri ise kendini çözmekle meşguldür: “Bu benim geçmişimden mi geliyor?”, soru hep aynıdır: “Neden?” Oysa bazen “Neden?” sorusunun kendisini sorgulamakla işe başlamak gerekir. Çünkü ilişkisel alan, nedenlerle değil, etkileşimlerle örülür. Sadece bireyin geçmişi değil; kendi geçmişiyle beraber ötekinin savunması, kendisinin sessizliğiyle ötekinin boşluk duygusu karşılaşır. Bu karşılaşma bir olay değil, bir alan yaratır. İki kişinin değil, iki titreşimin birbirine değdiği, kaydığı, yön değiştirdiği bir alan. Kuantum fiziğinde korelasyon, olaylar arasındaki gizli uyumu tanımlar.
Nedenselliğin hâlâ sorulamadığı yerde korelasyon çoktan gerçekleşmiş olabilir. Diyebiliriz ki bir davranışın nedeni değil, yankısı olur ilişkilerde. Bu sebeple ilişkilerde hisler, neden değil; birbirinin yankısı olarak var olur. Eşi bir şey söyler, kendisi susar; sustuğu için eşi daha da parlar. Bu korelatif döngüde suçlu yoktur. Ama birbirine temas eden duygular vardır — ve o temasın titreşimiyle oluşmuş bir bağ. Bu yüzdendir ki Psikanalitik çift terapisinde “neden” sorusu yerine “nasıl” sorusu konulur:
“Bu sizin ilişkinizde nasıl yaşanıyor?”
Yani terapist ne salt geçmişle ilgilenir ne de geçmişe kulak asmadan yalnızca “anda” olup bitene takılı kalır. Geçmişi ve şimdiyi birbirinden bağımsız gerçeklikler olarak ele almaz. Bu noktada terapist, zamanın çizgisini kıvırır; bir kronolojiden çok bir frekansa kulak verir. Dinlediği artık sadece öykü değil, öykülerin birlikte çıkardığı sestir.
Clulow, Dearnley ve Balfour’un (1986) ifade ettiği gibi, çiftler farkında olmadıkları ortak bir bilinçdışı fantezinin içinde birlikte yer alabilirler. Bu fantezi, görünür davranışların ötesinde, ilişkinin psişik altyapısını belirler. Mary Morgan’ın (2001) ortaya koyduğu “çift olarak düşünme hali/ the couple state of mind” kavramı, çiftin ilişkisel deneyimini yalnızca iki ayrı bireyin duygusal tepkilerinden ibaret görmez. Aksine, bu yaklaşım, partnerlerin birlikte oluşturdukları ortak bir zihinsel alanı -bir tür üçüncü psişik alanı- vurgular. Bu alan, bireylerin yalnızca kendi iç dünyalarına değil, ilişkinin ortak dokusuna da bağlı olarak düşündüklerini, hissettiklerini ve davrandıklarını ileri sürer. Kuantum fiziğindeki “ortak dalga fonksiyonu”nabenzer biçimde, çiftin zihinleri bazen birlikte çalışır, bazen çatışır ama mutlaka birbirine dolanır. Terapide bu ortak zihinsel alanın tanınması, yalnızca bireysel iyileşme değil, ilişkiselliğin de onarımı için bir eşik oluşturur. Terapide bu durumun örneklerini şöyle görebiliriz:
Klinik Fragmanlar: Korelasyonun İç Sesleri
- Kadın sessizleştiğinde, erkek öfkeleniyor.
- Erkek öfkelendiğinde, kadın daha çok içine kapanıyor.
- Kadın çocukken sustuğu için cezalandırılmış.
- Erkek ise çocukken hiç duyulmadığı için sesini yükseltmeyi öğrenmiş.
Bu bir “neden” ilişkisi değil. Bu bir yankı.
İkisinin çocukluğu, birbirlerinin bugünüyle karşılaşıyor.
Biri sessizliğin içine çekilirken, diğeri görünme arzusunun tam ortasında kalıyor.
Erkek bir tartışma sonrası günlerce ortadan kayboluyor.
Kadın bu boşluğu terk edilme olarak algılıyor ve savunmaya geçiyor: susuyor, mesafe koyuyor.
Adam geri döndüğünde, kadının soğukluğu ona “istenmemek” gibi geliyor.
Bu da onu tekrar uzaklaştırıyor.
Birbirlerini tetiklemiyorlar — birbirlerine dolanıyorlar.
Ne tek bir neden var ne de bir suçlu.
Sadece bir tekrar var; adım adım kendini yeniden kuran, içi boş gibi görünen ama aslında dolu bir korelasyon.
Kadın partnerinin sessizliğini “düşüncelilik” zannederken, adam aslında ilişkiden duygusal olarak çoktan çekilmiştir.
Adam kadınla kaldıkça suçluluk duyuyor; kadın bu yakınlığı “hala bağlı” olmakla karıştırıyor.
Söylenmeyen her kelime, daha büyük bir boşluğun içinde büyüyor.
Bu bir yanlış anlaşılma değil, bir paralel gerçeklik.
Aynı sahnede iki farklı duygusal kurgu oynanıyor.
Bu korelasyon, nedensel olarak çözülemez; ancak ortak sessizliğin yapısını fark ederek işlenebilir.
Bu fragmanlar, ilişkisel süreçlerin kronolojik nedenlerden çok, karşılıklı frekansların uyumu ve çatışması olarak anlaşılması gerektiğini hatırlatır. Terapide amaç, bu frekansların birbirini nasıl etkilediğini fark etmek ve dönüşüm için bir alan yaratmaktır. Her biri ilişkileri açıklamaktan çok, duymak için var.
Süper pozisyon: Çelişkilerle Birlikte Var Olmak
İnsanlar çoğu zaman çelişkili hislerden rahatsız olur. Hem sevmek hem yorulmak hem kalmak hem uzaklaşmak istemek gibi duygular, “kararsızlık” ya da “tutarsızlık” gibi yaftalanabilir. Ama kuantum düzeydeki süper pozisyon, bu tür eşzamanlı hallerin geçerli olduğunu söyler. Terapide bu çelişkilere yer açmak, kişiyi netliğe değil, kendi karmaşıklığına saygıya davet eder. Kuantum fiziğinde süper pozisyon, bir parçacığın aynı anda birden fazla durumda bulunabilme yeteneğidir. Schrödinger’in kedisi düşünce deneyi, bu kavramı somutlaştırır: Kedinin kutu içinde hem canlı hem ölü olabileceği olasılığı, gözlem yapılana kadar geçerlidir. Bu durum, klasik fizik mantığının ötesinde, gerçekliğin kesinlikten çok olasılıklar üzerine kurulu olduğunu gösterir (Nielsen & Chuang, 2010). İnsan ilişkilerinde de benzer bir çoklu durum hali mevcuttur. Çiftler arasında yaşanan duygular ve tutumlar, tek boyutlu veya sabit olmaktan çok, eşzamanlı ve çok katmanlıdır. Bu nedenle, süper pozisyon kavramı ilişki dinamiklerini anlamak için güçlü bir metafor sunar. İlişki içinde, bireylerin aynı anda birden fazla, kimi zaman çelişkili duyguyu taşıması ve bu durumların birbirini dışlamadan bir arada bulunması, kuantum süper pozisyonunun sosyal bir yansıması olarak düşünülebilir.
Psikoterapide, özellikle bağlanma teorisi ve dinamik psikoloji alanında, bireylerin içsel dünyalarında ve ilişki alanlarında birden fazla duygusal durumu aynı anda taşıdığı ve bu durumların etkileşim halinde olduğu vurgulanır (Fonagy & Target, 1996; Schore, 2003). Böylelikle, ilişkilerdeki karmaşıklık ve çelişkiler, sadece bireysel değil, aynı zamanda karşılıklı ve dinamik bir süreç olarak kavranır.
Bu perspektiften bakıldığında, ilişkilerdeki “ya böyleyim ya böyleyim” ikilemi, “Aynı anda böyleyim ve böyleyim” haline dönüşür; tıpkı süper pozisyondaki parçacıklar gibi, birbirini dışlamadan bir arada var olur. Psikodinamik teorilerde ambivalans olarak tanımlanan bu durum, süper pozisyon metaforu ile daha geniş bir çerçevede kavranabilir. Ambivalans, bireyin aynı anda zıt duygular taşıması iken; süper pozisyon, bu zıt durumların aynı anda ve birbirini dışlamadan var olabileceği olasılıklar alanını ifade eder (Bion, 1962). Bu noktada Colman’ın (1993) evliliği bir psikolojik kap (marriage as a psychological container) olarak tanımlaması, süper pozisyon metaforuyla örtüşür. İlişki, yalnızca koruyucu değil, aynı zamanda içinde farklı ve çelişkili duyguların taşınabileceği bir yapı sunar. Partnerler, birbirlerine hem bağlanmak hem de uzaklaşmak hem korunmak hem de özgürolmak gibi eşzamanlı arzularla yaklaşabilir. Bu karşıt duyguların barındırılması, süper pozisyonun “birden çok olasılığın aynı anda tutulduğu” haliyle eşdeğerdir.
Örneğin; Bir çiftin ilişki dinamiklerine baktığımızda, partnerlerden biri aynı anda hem ilişkiye bağlılık ve sorumluluk hissedip hem de özgürlük arzusunun ağırlığını taşıması bu durumu örnekler. Diğer partner ise terk edilme korkusu ile güvende olma arzusu arasında gidip gelir. Bu paralel gerçeklikler, klasik neden-sonuç ilişkileriyle açıklanamaz; ancak kuantum fiziğinin kavramlarıyla düşünürsek, birbirini etkileyen ancak neden olmaktan öte korelasyon içinde olan durumlar olarak kavranabilir (Atmanspacher & Römer, 2012). Terapi bağlamında süper pozisyon metaforu, danışanların kendi içsel çelişkilerini kabullenmelerini teşvik eder. “Ya böyleyim ya böyleyim” ikilemi, “aynı anda böyleyim ve böyleyim” farkındalığına dönüşür. Bu, duygusal esnekliği artırır ve ilişkideki hoşgörüyü besler. Aynı zamanda, bu yaklaşım, bireylerin ve çiftlerin deneyimlerini tek bir doğrusal nedensellik çerçevesinden çıkarıp, korelasyon ve çoklu etkileşimler üzerinden anlamlandırmalarına olanak sağlar (Safran & Muran, 2000).
Bir başka örnekte tartışmanın ortasında erkek partner hem sinirlenip mesafe koymak ister hem de derinden çözüm arayışındadır; kadın partner ise aynı anda hem incinmiş hem de bağ kurmaya hazırdır. Bu paralel duygusal haller, klasik neden-sonuç ilişkisiyle açıklanamayacak ancak süper pozisyon kavramıyla daha iyi anlaşılabilecek bir gerçekliktir. İlişkide yaşanan bu çok katmanlılık hem çatışmaların hem de yakınlığın eşzamanlı olarak var olmasını mümkün kılar. Bu farkındalık, bireylerin hem kendilerine hem de partnerlerine karşı hoşgörü geliştirmelerine, ilişkinin akışkan ve dinamik doğasını kavramalarına olanak tanır.
Dolanıklık: Birbirinin Nedeni Olmadan Birbirine Dolanmak
Kuantum dolanıklık (entanglement), iki parçacığın bir kez temas ettikten sonra, aralarındaki mesafeye rağmen birbirlerini anında etkileyebilme durumudur. Aralarındaki bağ, klasik anlamda bir iletim ya da gözle görünür bir temas üzerinden değil; daha temel, görünmeyen bir düzlemde işler. Birinde olan değişiklik, diğerinde anlık bir karşılık bulur. Bu, ilişkisel bağların doğasına dair derin bir sezgiyi barındırır: Bazı insanlar birbirlerine temas ettikten sonra, uzaklaşsalar da kopmazlar; çünkü artık ayrı değil, dolanık olmuşlardır. İlişkilerde bu dolanıklık hali, özellikle erken dönem bağlanma örüntüleriyle şekillenir. Bir çift danışanında, erkek partnerin duygusal ihmal geçmişi, sorumlulukları yük gibi deneyimlemesine yol açarken; kadın partnerin erken terk edilme hikâyesi, bağlanmayıgüvenceyle değil, ayrılma tehdidiyle ilişkilendirmesine neden olur. Her biri kendi yarasını taşırken, bu yaralar birbirine dokunur:
- biri geri çekildiğinde, diğeri daha çok yaklaşır.
- birisi özgürlük ararken, diğeri terk edilmekten korkar.
Ancak kimse tek başına bu döngünün nedeni değildir. Dolanıklık, bireyleri “neden” ve “sonuç” pozisyonlarından çıkarır; onları etkileşimin şiirsel bir ağına yerleştirir. Fonagy ve Target’ın (1996) zihinlerarası alan kuramı, bireylerin yalnızca kendi zihinlerini değil, başkalarının zihinsel durumlarını da deneyimleyebilecek kapasitede olduğunu söyler. Dolanıklık, bu kapasitenin çift ilişkilerindeki görünümüdür. Schore (2003), erken dönem sağ beyin gelişiminin, duygusal ilişkilerdeki eşduyumsal rezonansla şekillendiğini belirtir. Yani bir bakıma, ilişkideki duygusal salınımlar bebeklikteki ilk ilişkisel dolanıklığın yeniden sahnelenmesidir. Çiftler terapiye geldiklerinde çözemedikleri ilişkisel çatışmalarda sıklıkla “haklıyı” ve “hatalıyı” bulmaya eğilimindedirler. Oysa kuantum dolanıklık metaforu, çiftlerin bireysel hikâyelerinin nasıl birbirine dolandığını, karşılıklı etkileşimin görünmeyen düzeylerde nasıl işlediğini kavramamıza yardımcı olur. Örneğin danışan çiftte partnerlerden biri, “İlişkinin yükü altında eziliyorum” derken, yalnızca bugünkü sorumlulukları değil, çocukken ebeveynleriyle ilişkisinde yaşadığı ihmallerle şekillenmiş duygusal terk edilme deneyiminin tortusunu da dile getiriyor olabilir. Bu terk deneyimi, bugünkü ilişkide “sorumluluk alması beklenen” ve “karşılık vermek zorunda kalmak” gibi hislerle yeniden sahnelenir. Ancak partnerinin bu deneyimden haberi yoktur. Onun için eşi sadece uzaklaşan, sorumluluk almayan bir partner gibi görünür. Oysa kendisi de güvenli bağ kurmayı deneyimlememiş; bağ kurmanın hep “yalnız” tarafında kalmış olabilir. Bu yalnızlık, çift ilişkisinde partnerin geri çekilmesiyle tetiklenir. Yani bir partnerin kendi içsel geçmişi eşinin görünüşte bireysel bir davranışında yankı bulur.
Burada Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın (1998) “Arzu, ötekinin arzusudur” formülasyonu ilişkisel dolanıklığı anlamada önemli bir hat sunar. Her birey, ötekinin arzusuyla, beklentisiyle, bakışıyla şekillenir. Ancak bu şekillenme, lineer bir neden-sonuç ilişkisiyle değil, dil yasasının ve arzunun birbirine eklemlendiği hatta gerçekleşir. Dolayısıyla dolanıklık, öznenin yalnızca ötekine değil, ötekinin arzusunun ve jouissance’ının yapısına dâhil olmasıdır. Bu durum Winnicott’un (1971) “geçiş nesnesi” ve “oyun alanı” kavramları, ilişkinin deneyimsel boyutunu anlamada da işlevsel metaforlar sunar. Terapötik alan da benzer şekilde bir geçiş ve salınım alanı olarak işler. Her biri kendi geçmişini diğerininbugünüyle deneyimler. Partner, bir tür geçiş alanı olur; kişi onun üzerinden kendi içsel boşluklarını, özlemlerini, erken kırılmalarını yeniden düzenlemeye çalışır. Grier (2001), kimi çiftlerin cinsel ya da duygusal yakınlıklarını kaybetmelerini, erken yaşamdaki “ilksel sahne”nin (primal scene) çözülmemiş izleriyle ilişkilendirir. Bu sahne, başka birinin arzusu, ilgisi ya da yokluğuna tanıklıkla şekillenir ve ilişkide yeniden sahnelenir. İşte bu noktada terapi süreci, dolanıklığın fark edilebildiği, temasın neden değil yankı olarak hissedilebildiği bir alan sunar. Terapötik alan, çiftlerin birbirini “kim olduğu” değil, “neye temas ettiği” üzerinden görmeye başlayabildiği bir sahne olur. Terapist burada, öznel deneyimlerin karşılıklı olarak nasıl birbirini yeniden ürettiğini, dolanıklığın duygusal yükünü tarafsızlaştırarak anlamlı hâle getirir. Özetle, kuantum dolanıklık gibi, ilişkisel dolanıklık da açıklanabilir değil, deneyimlenebilir bir şeydir. Bu yüzden de haklı-haksız, güçlü-zayıf ikiliklerinin ötesinde bir anlayış gerektirir. İki insan, geçmişlerinin görünmez telleriyle birbirine dolanmışsa, bu bağı çözmek değil; bu bağın içinde nefes almayı öğrenmek gerekir. Dolanıklık, tam da çözülmesi mümkün olmayan, ama fark edilmesi gereken bağdır.Kimi zaman bir çiftin suskunluğunda, bir parçacığın başka bir parçacığa temas etmeden yarattığı titreşimi hissederiz. Bir bakışın geri çekilmesinde, bir kelimenin yerini bulamayışında, geçmişin yankısı bugünün zemininde çınlar. Diyebiliriz ki kuantum dolanıklığı artık yalnızca fiziksel değil, duygusal bir olgudur da. Zihinler, ilişkilerde birbirine dolanır; kelimeler susar ama beden konuşur.
Bu yazı boyunca, korelasyonun bağıntısallığına, süper pozisyonun belirsizliğine ve dolanıklığın duygusal iç içeliğine yaslanarak ilişkisel alanın haritasını keşfetmeye çalıştım. Her bir kavram, sadece birer bilimsel teori değil; aynı zamanda içsel yaşamların metaforlarıydı. Çünkü aşkın da tıpkı kuantum parçacıkları gibi, düz bir nedensellikle değil; salınım, yankılanma ve dolanmayla işlediğini iddia edebiliriz. Bu bağlamda, terapötik alan; yalnızca bir “düzenleme” değil, aynı zamanda bir salınım alanıdır. İki zihin arasında görünmeyen bir alan açılır ve bu alanda hem geçmişin tortusu hem geleceğin imkânı dolaşır. Winnicott’un geçiş alanı gibi, ilişkiler de bir tür oyun alanıdır. Oyun, ciddiyetin ötesindeki en sahici karşılaşmadır. Ve kimi zaman, partnerlerin birbirine yaptığı şey tam da budur: birlikte bir anlam oyunu kurmak, zamanla onun içinde yaralanmak, sonra yeniden kurmak…
Bu yazının izlekleri ne salt bilimin doğruları ne de sadece edebiyatın sezgisel halleriyle yetinmeyi amaçladı. Aksine, iki alanın birbirine değdiği o ince yerde –dolanıklıkta– buluşmayı önerdi. Çünkü ilişkiler ne yalnızca teknikle onarılır ne de yalnızca duyguylataşınır. Onlar, duygunun bilgisini, bilginin duyusunu talep eder. Ve belki de her ilişki, farkına varmadan şu soruyu sorar: “Seninle dolandım mı ben, yoksa sadece yanından mı geçtim?”
KAYNAKÇA
Atmanspacher, H., & Römer, H. (2012). Order and disorder in the light of quantum theory. Foundations of Science, 17(1), 25–43. https://doi.org/10.1007/s10699-011-9243-7
Bion, W. R. (1962). Learning from experience. London: Heinemann.
Clulow, C., Dearnley, I., & Balfour, A. (1986). Marital therapy: A psychodynamic approach. London: Tavistock.
Colman, A. D. (1993). Up from scapegoating: Awakening consciousness in groups. Wilmette, IL: Chiron Publications.
Fonagy, P., & Target, M. (1996). Playing with reality: I. Theory of mind and the normal development of psychic reality. International Journal of Psycho-Analysis, 77, 217–233.
Grier, F. (2001). Couples on the couch: Psychoanalytic couple psychotherapy and the psychodynamic assessment of couples. In F. Grier (Ed.), Brief encounters with couples: Some analytical perspectives (pp. 1–17). London: Karnac Books.
Lacan, J. (1998). The Seminar of Jacques Lacan: Book V: The Formations of the Unconscious (D. Porter, Trans.). W.W. Norton & Company. (Original work published 1957)
Morgan, M. (2001). The couple state of mind. Psychoanalytic Psychotherapy, 15(3), 237–247. https://doi.org/10.1080/02668730100700271
Nielsen, M. A., & Chuang, I. L. (2010). Quantum computation and quantum information (10th anniversary ed.). Cambridge University Press.
Safran, J. D., & Muran, J. C. (2000). Negotiating the therapeutic alliance: A relational treatment guide. New York, NY: Guilford Press.
Schore, A. N. (2003). Affect dysregulation and the disorders of the self. New York, NY: W. W. Norton & Company.
Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. London: Tavistock Publications.



